Şehir ve Kent Kavramlarının Ayrılığına Dair Bir Derleme
Kelimelerin Etimolojisi
Şehir
kelimesinin kökeninin Farsça olduğu belirtilmektedir. Arapça ’da “takvim ayı”
anlamına gelen bir “şehr” kelimesi daha bulunmaktadır. Arapça’da kullanılan bu
“şehr” kelimesinin Türkçe’deki karşılığıyla şehir anlamı taşımadığını söylemek
gerekmektedir. Bu kavramlar farklı dillerde oldukları gibi aynı zamanda farklı
anlamları muhteva etmektedirler. Türkçe’de ise şehir anlamına gelen, “Ordu” ve
“Balık” olmak üzere 2 kelimenin var olduğu bilinmektedir. Arapça’da medine
kelimesine tekabül eden şehir kavramının, “kent” in olumsuz bir mana ihtiva
etmesine vesile olmasının sebebi olarak da “medeniyet” kavramının bu kelimeden
türemiş olması gösterilebilir. Medine kelimesinin kökünde “din” (d-y-n)
kelimesinin bulunması nedeniyle din-medine-medeniyet kavramları
ilişkilendirilebilmektedir (Gültekin, 2014). Kur’an-ı Kerim’de muhtelif
ayetlerdeki farklı yerleşim yerlerinin tamamının “medine” olarak adlandırılmamasının
sebebi olarak bu durum ele alınabilmektedir. Kur’an’da bahsi geçen her yerleşime
“medine” denmediği ve bazı yerleşimlerden “karye” olarak bahsedildiği
görülmektedir. Buna yönelik, henüz elçi gönderilmeyen yerleşim yerlerine veya
risaleti inkâr edenlerin bulunduğu toplumlarda böyle bir ifade farklılığının
var olduğu yorumu yapılmaktadır. Peygamberin de hicret ettiği, İslam’ın neşet
ettiği belde olan Yesrib’in daha sonrasında Medine adını almasının nedeni de
budur. Dolayısıyla daha sonra değinileceği üzere bu kısımdan medine, yani şehir
için, “risalet çağrısına açık kılınan belde” veya “ahkâmın tatbik edildiği
belde” yorumları yapılabilmektedir (Bergen, 2019).
Şehir
ile birlikte çokça kullanılan “kent” kelimesinin de “şehir” kelimesi gibi Farsça
olduğu belirtilmektedir. Kent kelimesi bugün şehir anlamında kullanılmakta iken
kelimenin 20. yüzyıla kadar köy anlamında kullanıldığı, hatta Kürtçe’de hala
yaşamakta olan gund, gundi kelimelerinin köylü anlamına geldiği aktarılmaktadır
(Gültekin, 2014). Öte yandan city kavramının da civic – civitas şeklinde
Latinceden türetildiği bilinmekte ve sonrasında dilimize yurttaş ve medeniyet
olarak tercüme edilmiş –bu kavramların hepsi tek kökten türemesine rağmen
Türkçe’de kent, yurt, sivil gibi farklı kavramlarla ifade ediliyor- olan
citizen ve civilization kavramlarının da yeni olmadığı söylenebilmektedir (Belge,
2003); (aktaran Bergen, 2016).
Kelimelerin
etimolojik yapısı ile birlikte, yazının giriş niteliğindeki bu kısmından, aslında
şehir ve kent kelimelerinin ayrımının yeni bir şey olmadığı görülebilmektedir. Dolayısıyla
sadece “şehir, kadim ve geleneksel olanı, kent ise yeni ve modern olanı ifade
eder” gibi dar bir bakış açısı ve kıt bir anlayışla bu kavramları yorumlamanın
da yerinde olmadığı yorumunu yapılabilmek mümkündür.
Günümüzde
çok farklı tanımları yapılan ve tek bir kabulü bulunmayan bu kavramların, daha
öncesinde yapılan tanımlarda merkeze alınan fikir ya da medeniyet tasavvuru
doğrultusunda daha net bir şekilde ortaya konulabildiği ve farklı uzmanlık
alanlarına sahip insanların da bu tanımlarda hemfikir olabildiği yahut ona yakın
düşüncelere sahip olabildiği görülebilmektedir. Bu durum çalışmanın devamındaki
farklı fikir dünyalarına sahip insanların yorumlarından alıntılar ile daha iyi
anlaşılacaktır.
Farklı Dönem ve Düşüncelere Göre Kent
ve Şehir Kavramları
Kent
ve şehir üzerine farklı disiplinlerden, farklı düşünce insanları tarafından
belki sayısız tanım yapılmıştır. Her tanımı tek tek incelemenin mümkün olmaması
nedeniyle bu kısımda konuyla alakalı belli başlı birkaç tanım ele alınarak
çıkarımlar yapılacaktır. Bu tanımlar ele alınırken olabildiğince farklı toplum,
inanç, uzmanlık alanı ve dünya görüşlerine sahip olan insanların bu konuya
bakış açılarını görebilmek amaçlanmaktadır. Dolayısıyla “nüfusu X olan bir
yerleşime şehir veya kent denir” gibi tanımların bu çalışmanın bağlamıyla
örtüşmeyeceği kanaati hâsıl olduğu için bu tarz kesin hükümlü, istatistik ve
sayısal bilgi içeren, şehrin iktisadi, sosyokültürel ve toplumsal yönlerini
görmezden gelen mesleki tanımlara yer verilmeyecektir.
Lefebvre kenti bir nesne olarak
tanımlamakta, bu nesnenin kullanılabilir bir araç, herhangi bir nesne gibi
değil, daha ziyade birey ya da grupların edinip sonrasında dönüştürdükleri
lisanın nesnelliğine benzetmektedir. Yani bu nesnellik bir nesneden ziyade
kültürel bir gerçeklikle karşılaştırılabilir (Lefebvre, 2015). Aynı zamanda
Lefebvre bu görüşlerine yer verdiği kitabı “Le droit à la ville” adıyla
yayınlamıştır. “Urbain” yerine “ville” kelimesini kullanması, bu kavramlar
arasında bir ayrım yaptığına işaret etmektedir. Yine Lefebvre, (La révolution
urbaine) “Kentsel Devrim” kitabının (De la ville à la société urbaine)
“Şehirden Kent Toplumuna” kısmında –kitaba verilen isim ve içeriğe dikkat
edilirse bir ayrım yapıldığı daha net anlaşılacaktır- çıkış noktası olarak
“toplumun bir halinde kentleşmesi ”ne değinmekte ve kent toplumunu
sanayileşmeden doğan toplum anlamında kullanmaktadır. Aynı zamanda kent
toplumu, “virtual object” olarak tanımlanmaktadır. Kent toplumu şimdiki zamanın
gerisinde olan tamamlanmış bir gerçeklik olarak değil; aksine bir ufuk,
aydınlık bir virtüellik olarak tanımlanır (Lefebvre, 1970); (aktaran Bıçakçı,
2018).
Tönnies,
toplumsal örgütlenmeler üzerinden bu konuya değinirken doğal istemin baskın
olduğu birlikleri “cemaat” (Gemeinschaft), ussal istem tarafından
şekillendirilen ve yönlendirilen birlikleri ise “cemiyet” (Gesellschaft) olarak
tanımlamaktadır. Cemaati, daha çok toprağa bağlı, akraba ve komşularıyla
birlikte yaşamaktan keyif duyan ve karar alma noktasında istişareye önem veren
insan topluluğu olarak nitelemektedir. Ortak mülkiyet ve kolektif çalışma
fikrini benimseyen bu topluluk, bir anlamda kendi otoritesini oluşturmaktadır.
Bu topluluğa yabancı kişilerin dâhil edilmesi, akrabalık özelliklerini
kaybettirecektir; örgütlenme biçimi açısından bu topluluğun bir dostluk
çerçevesinde sürmesi beklenmektedir. Sonrasında kan bağı olmayan insanların da
bu insanlarla birlikte yaşamaya başlamasıyla, bu birlik büyüyecek ve
aidiyetinden ödün vermeyen Gemeinschaft, köklerini muhafaza etmeye devam
edecektir (Tönnies,2000).
Cemiyet
(Gesselschaft) ise cemaat halindeki bu topluluğun zamanla değişim geçirerek
orijinal niteliklerini kaybetmesiyle ortaya çıkan topluluktur. Bu toplumda
bireycilik daha ön plandadır, kozmopolit bir toplum yapısına sahiptir ve
kapitalist eğilimler daha çok görülmektedir. Bu topluluğun devleti, hasıladan
pay elde etmek için kullanılan bir araç olarak gören, daha çok ekonomik kaygılarıyla
öne çıkan ve akrabalık bağlarını da bu kaygı doğrultusunda şekillendiren bir
topluluk olduğu söylenebilmektedir. Kısacası cemaat, “canlı bir organizma”,
cemiyet ise “sunî ve mekanik bir kitle” olarak anlaşılabilmektedir (Tönnies,2000).
“Kent,
insanların birbirleriyle buluştukları, malların değiş tokuş edildiği ve
fikirlerin yayıldığı bir ilişkiler ve kararlar merkezidir. Kentte farklı
faaliyet türleri bir araya gelmekte, her bir unsurun birbirine sıkı sıkıya
bağlı olduğu dışa açık bir sistem vücut bulmaktadır. Bu bakımdan kent, kendine
özgü özellikleri bulunan ve belli bir mekânda yoğunlaşmış bir yerleşim sistemi
olup, karmaşık toplum yapısının birey veya aile düzeyinde çözülemeyecek
sorunlarının üstesinden gelmesine olanak sağlamaktadır.” Jean Louis Huot, kenti farklı
unsurların birbirleriyle sıkı ilişkileri bulunan bir sistem olarak yorumlarken,
toplumsal yapıya yüzeysel bir atıfta bulunarak, üst ölçekte aslında bir anlamda
toplumsal yapının tezahürü olan kenti, en küçük ölçek olan birey ve toplumun
sorunlarını çözmeye olanak tanıyan bir yapı olarak tanımlamaktadır (Huot, 2000);
(aktaran Alver, 2012).
Gideon
sjoberg ise kentleri, sanayi öncesi, sanayileşmekte olan ve sanayi sonrası
olmak üzere ele almış ve bu kentleri ekonomik, ekolojik, toplumsal
örgütlenmeler gibi farklı konularda kıyaslamaya tabi tutmuştur. Örnek olarak sanayi öncesi kentlerinin
ekonomik yapılarına yönelik; “Sanayi öncesi kentler varlıklarını
dışarıdan aldıkları gıda mallarına ve hammaddelere dayandırdıklarından birer
pazar merkeziydiler.” Derken
sanayi sonrası kentler için; “Karmaşık işbölümü, başlıca işlevi
diğerlerini yönetmek ve denetlemek olan, çoğunlukla topluluğu oluşturan
bireylerden daha nitelikli olan, özel bir yöneticiler grubunun var olmasını
gerektirir. Çalışanların etkinliklerinin denetimi ve eşgüdümü için, genelde
sanayi öncesi kentlerde göremeyeceğimiz bir şey olan “fabrika sistemi”
geliştirilmiştir.” Şeklinde kentlerin teknolojik durum ve
sanayileşme durumlarına atıfta bulunarak yorumlamaktadır (Sjoberg, 2002).
Louis Wirth, kentleşme ile ilgili
düşüncelerine yer verdiği kısımda kentin birden bire ortaya çıkmadığı, bir
gelişme sürecinin ürünü olduğundan bahsetmektedir. Dolayısıyla “kent bir
sonuçtur” yorumu yapılabilmektedir. Bununla birlikte daha önceki topluluklara
egemen olan yaşam biçiminin görmezden gelinmemesi gerektiğini aktararak “Bir
Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme” kitabında şöyle bir kent tanımı yapar; “Kent
yalnızca, günümüz insanına daha büyük bir oranda iş ve yerleşim olanakları sunan
bir yer değildir, aynı zamanda dünyanın en uzak yerlerini kendine çeken, türlü
bölgeleri, insanları ve etkinlikleri bir düzene göre biçimlendiren, ekonomik,
siyasal ve kültürel yaşamın öncüsü ve denetleyicisi konumunda olan bir
merkezdir” (Wirth, 2002).
Kevin Lynch ise kenti daha çok algı ve
imgeler üzerinden okumaya yönelik çalışmalar gerçekleştirmekte ve insanların
kent algılarının genellikle bütüncül olmadığını ifade etmektedir. “Kent, çok çeşitli sınıf ve
karakterlere sahip milyonlarca insan tarafından algılanabilen ve hatta zevk
alınan bir nesne olmanın ötesinde, yapısını kendilerince sebeplere göre sürekli
geliştiren pek çok yaratıcının da ürünüdür.” Kentin genel hatlarının sabit kaldığını,
ayrıntılarının ise sürekli bir değişim içerisinde olduğunu ve kent büyümesinin
de ancak kısmî ölçüde kontrol edilebileceğini söyler. Lynch’e göre “kent
tasarlama sanatı” diğer sanat dallarından farklıdır, onlardan faydalanabilir
fakat onları taklit edemez (Lynch, 2010).
Keleş, Kıray ve Tekeli de
birbirine yakın kent tanımları yapmaktadırlar. Keleş, kenti sürekli toplumsal
gelişme içinde bulunan, muhtelif gereksinimlerin karşılandığı, az kişinin
tarımsal faaliyetler ile uğraştığı, küçük komşuluk birimlerinin bir araya
gelmesiyle oluşan yerleşme birimi olarak tanımlar (Keleş, 1998). Kıray da
kentte tarımsal olmayan üretimin daha çok görüldüğü yorumunu yapmakta, yapılan
üretimin dağıtım kontrol fonksiyonlarını içeren, teknolojik seviyesine göre
büyüklük ve heterojenliğe ulaşan yerleşme biçimleri olarak kenti
tanımlamaktadır (Kıray, 2000); (aktaran Sunay,2004). Tekeli ise kenti; “büyük,
farklılaşmış, heterojen, gayrişahsi, anonim ilişkilerin yaygın olduğu bir
toplum” olarak tanımlar
(Tekeli, 2011). Dolayısıyla bu şahısların, doğrudan bir “kent” tanımı
yaptıkları ve tanımlarında bazı ortaklıklar olduğu görülebilmektedir. Bu
tanımlara göre kent, tarımsal faaliyetlerin köylere devredildiği, modern bir
toplum yapısına ve teknolojik gelişmeler ile de birlikte birtakım imkânlara
sahip olan, sosyal ilişkileri zayıf, anonim ilişkilerin daha yaygın olduğu, bu
anlamda köy toplumundan farklılaşan, Tönnies’in ifade ettiği şekliyle bir “cemiyet”
hayatının yaşandığı yer olarak karşımıza çıkmaktadır.
Cengiz Bektaş ise Türk Evi adlı eserinde
insanın, insan olma yolunda ilerledikçe kentten beklentilerinin değiştiğini ve
dolayısıyla kent tanımının da değiştiğini ifade etmekte, kentin çeşitlilik ve
çoğulculuk olduğunu vurgulamaktadır. Değişen zaman içerisinde insanların
kentlere fiziksel, sosyal, kültürel ve daha birçok yenilik getirdiğini fakat
sadece fiziksel yapılarının varlığıyla bir yerleşmenin kent olarak
algılanmaması gerektiğini söylemektedir. “Kent, bütün bunlardan öte insan gibi oturup
kalmaktır çünkü… İnsan gibi söyleşmektir… At gibi, kedi gibi değil, insan gibi
sevmektir. Kısacası kent, insana yakışır olmalıdır. Ama elden geldiğince
çeşitli insana… Bu nedenle kent, çeşitlilik, çoğulculuk demektir… Azınlığın
çoğunluk içinde var olabilmesi demektir kent… Herkese, azınlıklara eş yaşam hakkı
tanımaktır.” Bu
kısımda bahsedilen çoğulculuk, azınlığın çoğunluk içinde var olabilmesi,
azınlıklara yaşam hakkı tanıma noktasında kentin bir cemaat hayatını ifade
ettiği, birlikte yaşamayı arzulayan ya da birlikte yaşamak durumunda olan bu
cemaate de adaletle hükmedilmesi gerektiğine yönelik önemli ifadeler yer
almaktadır. Devamında ise engizisyonun en
acımasız biçimde işletildiği bir yerleşmenin sırf bulvarı vs. olduğu için kent
olarak nitelendirilemeyeceğini ifade eden, az önce bahsedilenlerin özeti
niteliğinde bir cümle yer almaktadır (Bektaş, 2013).
Weber’e
göre şehir tam anlamıyla sadece Batı' da ortaya çıkmaktadır. Ona göre toplumsal
gelişmenin önemli bir aşaması olan şehirleşme, başka yerlerde başlayıp zaman
zaman Batı'dan daha ileri noktalara ulaşsa da bir şehir, olması gerektiği
şekilde ancak Batı'da mevcut olmuştur (Sunar, 2011). Weber’e göre bir
yerleşimin şehir olarak nitelendirilebilmesi için şunlara sahip olması gerekir;
·
İstihkâm: Şehrin
etrafının güçlü bir surla çevrili olması
·
Pazar yeri
·
Kendine ait bir
mahkemesi veya hiç değilse kısmen özel hukuku olması
·
Tutarlı bir birlik
biçimi
·
Kısmen özerklik ve
kendi kendini yönetme ve de şehir sakinlerinin katıldığı seçimlerle işbaşına
gelen idare yetkililerce yönetim (Weber, 2000); (aktaran Açıkgöz, 2007)
Weber, iktisadi açıdan şehri “sakinlerinin
geçimlerini tarımdan ziyade ticaret yoluyla sağladıkları yerleşim birimi”
olarak tanımlamaktadır. Bunun yanı sıra şehrin belirleyici özellikleri arasında
“ticaretin çok yönlülüğü” kavramından bahsederek, bunun tek bir alametifarika
olmadığını da belirtir. İktisadi çok yönlülüğün feodal malikâne ya da bir pazar
varlığı ile sağlanabileceğini, bununla birlikte çalışma ve mal takası konusunda
bir talep oluşturularak ticarî ürünlerde uzmanlaşmanın teşvik edilebileceğini
aktarırken; 2. Yöntemin, yani pazar oluşumunun bu çok yönlülüğü sağlamak için
daha fazla öneme sahip olduğunu vurgular. Bunun için ise geçici değil, düzenli
bir mal mübadelesinin var olması gerekmekte, bunun sonucunda ise pazarın,
halkın geçimini sağlamada zorunlu bir unsur haline geleceğini söylemekte ve
şehri “bir pazar yerleşimi” olarak tanımlamaktadır (Weber, 2000). Weber'e göre
şehir temelde büyük yerleşmedir. Buna ek olarak ekonomisinin tarıma değil
ticarete ve üretime dayanması ve bir pazara sahip olması gerekir. Dolayısıyla
bir yerleşim yerinin şehir olabilmesi için iktisadi bakımdan kırdan
farklılaşması gerekir. Weber bu ayrımlar doğrultusunda üretim ve tüketim
durumlarına göre şehirleri tasnif etmektedir (Sunar, 2011).
Richard Sennett, tiyatro sahnesi ile sokak
arasında mantıksal bir ilişki bulunduğundan bahsederek bu ilişkiyi seyirci,
inancın kurallarındaki süreklilik, kamusal coğrafya ve ifadenin yapılanması
şeklinde 4 bölümde ele almaktadır. Var olan şehir sayısı kadar, o kavramı algılamanın
da farklı yolunun bulunduğunu söyler ve basit bir tanımın daha cazip olacağına
işaret eder. Şehri ise yabancıların bir araya geldikleri, insani bir yerleşim
olarak tanımlamaktadır. Öte yandan Sennett’e göre bu yerleşim yerinin heterojen
bir nüfusa sahip olması ve insanlar arası piyasa mübadelesinin yoğun olması,
sonrasında ise bunların birbiriyle etkileşimlerinin sağlanması gerekmektedir. Sennett,
yaptığı tanımda daha çok farklı yaş gruplarından meydana gelen bir toplum ve
insan ilişkileri, ticari ilişkilere dikkat çekmektedir. Burada en çok dikkat
çeken nokta ise “aynı toplumda birbirine yabancı olan insanlardan”
bahsedilmesidir. Daha sonrasında ise bu insanların birbirlerinin geçmişlerine
dair bilgiye sahip olmamaları dolayısıyla inanılır olma konusunda bir yargıya
ulaşmanın da güç olduğunu söylemektedir. Sennett’e göre insanların diyalogları
esnasında duygularını nasıl canlandırıyor oluşu da, onların ne kadar “kentli”
niteliği taşıdığını gösteren bir durumdur (Sennett, 1996).
İbn
Haldun, bedevi toplumdan hadari topluma geçişi medeniyet olarak nitelendirmiş,
bu durumu “umran” kavramıyla ele almış ve bu geçişin ancak şehir mekânında
meydana gelebileceğini savunan bir toplum anlayışı benimsemiştir. Umran’ın
medine ile aynı manaya sahip olduğunu belirterek bu kavramı şöyle
açıklamaktadır; “Her
eksiklikten uzak olan Allah insanı yaratırken gıdadan başka şeyle yaşamayacak
ve bekasını temin etmeyecek bir şekilde yaratmıştır. Tek bir kişi yalnız başına
muhtaç olduğu gıdayı temin etmekten âcizdir.” Diyerek örnek olarak gıda maddesinin
nihai halini alabilmesi için farklı işlemlerden geçmesi gerektiğine, bu
işlemlerin hepsini yapabilmenin tek bir insanın kudreti dâhilinde olmadığına,
dolayısıyla diğer insanlarla bu anlamda bir bağlılığının bulunduğuna dikkat
çekerek bir “topluma” işaret etmektedir (İbn Haldun, 2013).
Cansever,
şehri; “insanın hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük
fiziki ürün ve insan hayatını çerçeveleyen bir yapı” olarak tanımlar. Şehre
biçimini kazandıran tercihler ise insanların toplum yapısı, inanç ve
dinleridir. Bu bağlamda şehir; “toplumsal hayata, insanlar arasındaki ilişkilere biçim veren, sosyal mesafelerin en aza indiği, ilişkilerin en büyük yoğunluk kazandığı
yerdir.” Şehrin yapı taşı olarak ev ve daha sonrasında aile, bu ailelerin
birbirleriyle ilişkilerinden gelişen “toplumun organize olmuş birimleri”
şeklinde bir ifade ortaya koyar. Cansever’e göre insanları bir araya getirmeyi
zaruri kılan husus bireysel savunma güdüsüdür. Bunun sonraki aşaması ise
“kendini korumak için bir başkasıyla beraber hareket etmektir” (Cansever, 2010).
Cansever
daha sonra insan hayatının idamesi için –tarih boyunca örneklerinin görüldüğü
gibi- üretim ve iktisadi hayata vurgu yapmakta ve bunları da şehirlerin aslî
fonksiyonları olarak tanımlamaktadır. Bu fonksiyonların yürütülmesi ve düzenli
bir şekilde sürdürülmesi için bir ahlak ve hukuk sisteminin de zarurî şekilde
ortaya çıktığından bahsetmekte ve tüm bunların (üretim, idari, iktisadi ve
hukuki ilişkilerin düzenlenmesi, genç nesillerin eğitimi gibi hususların) bir
“şehir” ortamında gerçekleşeceğini ifade etmektedir. Meydana getirilen çevrenin
temelinde, insanın kendisi ve çevresi hakkındaki telakkisi yatmaktadır. “Şehir, insanlar arası mesafenin en aza indiği ve
dolayısıyla bu yoğun yaşama ortamında insanlar arası çelişkileri, çatışmaları önleyecek ahlaki, hukukî ve idarî sistemlerin tam bir bütünlük
içinde işlemesini sağlayacak bir üst bilgiye ihtiyaç duyar. Şehrin gelişmesini
ve şehir hayatını düzenleyebilmek için en önemli ihtiyaç olan bu üst
bilgi, ahlak ve dinde kaynağını bulur.
Şehir, ahlakın, sanatın,
felsefe ve dini düşüncenin geliştiği çevre olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını
tamamladığı ortamdır. Bu idrak, şehir biçiminin oluşmasını da sağlar ve
insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temeli olur.” (Cansever, 2010).
Cansever’in
yukarıda bahsedilen şehir tasavvurunu özetleyecek olursak; bir şehir oluşumunun
temelinde, insanların dünyaya bakış açısı, medeniyet tasavvuru yatmaktadır. Bu
doğrultuda bireyden topluma doğru “organize olmuş birimler” şehrin meydana
gelmesinde rol oynamaktadır. Bu organizasyonun temel unsurları ise üretim ve
iktisadi yapı, bunların düzenli işlemesi için ise ahlak ve hukuk sistemidir. Bu
yapı, tüm unsurları bütünlük içerisinde yürütebilmek için ihtiyaç duyduğu üst
bilginin kaynağını ise “ahlak ve dinde” bulabilmektedir. Nihayetinde meydana
gelen bu biçim, varlığın anlam kazandığı, kâmil bir insana/insanlara ulaşmanın
da yolunu/yordamını işaret etmektedir. İnsan şehir inşa ederken, kendisinin
tekâmülü de devam eder, bu bağlamda daha sonrasında meydana gelen yapıyı ise
kâmil insanlar yetiştiren bir memba olarak nitelendirmek mümkündür.
Farabi,
El- Medinetü’l Fazıla (Erdemli/Fazıl Şehir) adlı eserinde şehirleri, toplum
yapılarına göre tasnif etmektedir. Bu tasnife göre üst başlıkta fazıl şehirler,
fazıl olmayan / sapıtmış, cahil şehirler gibi özellikler ile şehirleri
tanımlamaktadır. Fazıl şehirlerden bahsederken öncelikle bu şehrin reisinin
özelliklerini ele almaktadır. Yaratılıştan kaynaklanan 12 hasletin (kuvvet
sahibi, akıllı, keskin duyu ve hafıza, dikkatli, güzel ve açık bir lisan sahibi
ve sair) o kişide bulunmaması halinde Fazıl topluluğun başkanı olamayacağını
söylemektedir. Fazıl şehrin özelliği olarak ise halkının tek mutluluğu elde
etme ve tek maksadı gerçekleştirmeye uğraştıklarından bahsetmektedir. Fazıl
olmayan şehirlerin özelliklerini de bahsi geçen özelliklerin zıttı olarak aktarmaktadır
(Farabi, 2012).
Elmalılı
Hamdi Yazır, Cuma Suresi 9. Ayeti tefsir ederken Cuma namazının edasının şartlarının
ilki olarak, “Mısr-i Cami” zikretmektedir. “Mısr” kelimesi Arapça ve Osmanlıca
’da memleket, şehir anlamlarında kullanılmıştır. Buradan Cuma namazının şehir
özelliği taşıyan beldelerde kılınabileceği anlamı çıkarılabilmektedir. Yazır,
bu kavramı tanımlarken, dolayısıyla bir şehir ve şehir halkı tanımı da yapıyor; “Mısr-i
Câmi', Cemiyyetli kasaba demektir. Hükümleri uygulayacak ve cezaları yerine
getirecek bir hâkim ve emîr, yani mazlumu zalimden kurtaracak, asayiş ve
inzibatı muhafaza edecek amiri bulunan kasaba demektir… Bunun hulalası hukuk ve
ceza, adliye işlerini görüp ve icrâ eden bir hâkim ile asayiş ve inzibatı idare
eden bir vali veya müdür bulunarak hükümetin tam bir kısmını teşkil etmiş olan
bir kasaba demek olur ki, hikmetinin emniyet ve asayişi temin meselesi olduğu aşikârdır” (Yazır, 1992).
Ergin de “Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi
İnkişafı” adlı eserinde Elmalılı’nın tanımına yakın bir tanıma yer vermektedir.
Cuma namazının haftada bir gün olan bir
toplantı olması nedeniyle büyük bir topluluğun bir araya gelmesiyle, büyük bir
camide kılınması gerektiği, dolayısıyla da bu namazın şehirlerde kılınması
gerektiğini ifade etmektedir. Şehri, geçmişte fakihlerin “içinde emiri, müftüsü
ve tenfizi ahkâma kadir kadısı olan yer” olarak tanımladığını belirtmektedir.
Sonrasında ise kendisinin de, hükumet adına emir ve yasaklarda bulunacak –vali,
kaymakam gibi- bir memuru, halk tarafından seçilen, dini hususlarda memur bir
müftüsü, halkın sorunlarını çözmek adına adaletle hükmedecek bir mahkemesi, dolayısıyla
bu mahkemeye reislik edecek bir de kadısı ve tüm bunları yönetecek belediyesi
bulunan yer şeklinde yapılan bu şehir tanımını benimsediğinden bahsetmektedir (Ergin,
1936).”
Sonuç Yerine
“Farklı
dönem ve düşüncelere göre kent ve şehir kavramları” kısmında ele alınan
metinler doğrultusunda görülebiliyor ki bu kavram üzerinde ortak bir karara
varmak ve tek bir cümle ile bu kavramları tanımlamak pek mümkün
görünmemektedir. Metinleri derlenen şahısların kimisi şehir ve kent kavramı
hakkında bir ayrım yapmamakta, günümüzdeki gibi eş anlamlı olarak kullanılan bu
kavramları kendi mesleği, fikir dünyası ya da medeniyet tasavvuruna göre
yorumlamaktadır. Görülebildiği üzere kimisi ise bu ayrımı mesleği ya da düşünce
dünyasına göre toplum yapısı, ekonomik durum, teknolojik gelişmişlik gibi
göstergelere göre farklı yorumlamıştır.
Göze
çarpan bir husus; modern öncesi dönemlerde –ya da yaşadığı dönem ve ortam
itibarıyla bundan az etkilenen bir beldede- yaşayan insanların, tanımlamanın
merkezine aldıkları düşünce doğrultusunda, bu ayrımı yapma veya nihaî fikrini
belirtme noktasında daha net davranabiliyor oluşudur. Öte yandan görülebildiği
üzere Ergin, Cansever, Bektaş, Farabi, Yazır gibi kronolojik olarak farklı
dönemlerde yaşamış ve farklı mesleklerle iştigal etmiş insanların; metafizik,
adalet, ahkâmın varlığı, toplumların özelliklerine yönelik birbirlerinden
temelde çok da farklılık göstermeyen sözler sarf ettiği görülmektedir. Bunun
temelinde bu insanların birbirlerine yakın coğrafyalarda yaşamış olmaları ve
inanç bakımından benzer kaynaklardan beslenmeleri yatmaktadır şeklinde bir
yorum yapılabilir. Toplumsal ve iktisadi yapıya dair bu düşüncelere yakın
yorumlar yapan Avrupa ve Batı kökenli insanların bulunduğu da yine göze çarpan
başka bir husus olarak karşımızda durmaktadır. (Bu noktada, bu yorumun sadece şehir
kavramı üzerinden yapıldığını söylemek daha anlamlı olacaktır.)
İncelenen
metinler sonucunda farklı görüşlere sahip olan insanların şehir ya da kent tanımı
yaparken üzerinde durdukları konuların ekseriyeti; iktisadi bir hayat düzeni
(pazar), ahkâmın tatbik edilmesini sağlayacak bir yapı (mahkeme), birlikte
yaşamak durumunda olan insanların var oluşu (toplum) olduğu görülmektedir.
Dikkate
değer bir diğer husus ise Avrupa ve Batı kökenli fikir insanları ile Doğu’da
yetişmiş fikir insanlarının; -tasnif edilen bu 2 grubun kendi içlerinde, birkaç
istisna dışında- kavramlara yaklaşımı ve bakış açılarının hayatî derecede
farklılık göstermemesidir. İlk olarak bahsedilen kısımda daha çok -uzmanlaşılan
alana göre- iktisadi, toplumsal, teknolojik birtakım göstergelerle ifade
edilirken, diğer kısımda istisnalar haricinde temelde bir ahkâmın tatbik
edilmesi, toplumsal ve kültürel bilinç durumu ve insanlar arası ilişkilere daha
çok atıfta bulunulduğu, en önemlisi ise inanç ve metafizik kaynaklı
düşüncelerin yansıtıldığı görülebilmektedir.
Şehir
ve kent ayrımı yapmak neden önemli? Kısmına gelinecek olursa; aslında sorun bu
kavramların birinin, diğerinin yerine kullanılması değil, onlara yüklenilen
anlam ve görevlerdir. Bu yerleşimler fiziki olarak birbirine benzese de
siyasî/içtimaî/inanç noktasında ikisinin birbirinden ayrıldığı/ayrılması
gerektiği yorumu yapılabilmektedir. Bu yerleşimler –benimsediği inanç ve
medeniyet tasavvuruna göre- kurumları ile birlikte meydana gelmektedir. Dolayısıyla
içinde yaşanılan yere kent veya şehir demekle birlikte, onun getirdiği bir
hayat düzenine de razı olmak/benimsemek durumunda kalınacağı için, bu
yerleşimin adını koymak da bu noktada belki hayatî bir önem taşımaktadır
(Akşeker, 2015).
Burada
bahsedilmesi gereken bir diğer nokta ise şuan yaşadığımız beldeleri ne olarak
nitelendiriyor oluşumuzdur. Şehri yukarıdaki tanımlar doğrultusunda, inanç ve
medeniyet tasavvurunun gerektirdiği şekilde toplum yapısını tertip eden ve bunu
üretim düzeni, iktisadi ve hukuki bir yapıyla perçinleyen yerleşim birimi olarak
inceleyecek olursak, şuan yaşadığımız beldelerin kaçının “şehir” vasfı taşıdığı
sorusuna olumlu bir cevap verebilmek de pek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla bu
anlamda şehir kurabilecek bir inanca, ahlak ve değerler sistemine sahip olan
fakat bunun yerine ithal iktisadi,
toplumsal ve hukuk sistemlerinin benimsenmesi bir tezat oluşturmakta ve insan “vatan” dediği yerde “gurbeti” yaşamaktadır. Yesrib’i Medine
yapan inanç belli, ahkâm belli, tasavvur bellidir. Gayretimiz Medine’nin
nostaljisini yapmak değil, o değerleri özümsemiş bir toplum ile varlığın anlam
kazandığı, insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temelini atacak Medine’yi
yeniden inşa etmek olmalıdır. Bu dün mümkündü. Bugün de mümkün biiznillah…
Kaynakça:
-Gültekin,
A. (2014) “Etimolojik Olarak Şehir Kelimesi” Esenler Şehir Düşünce Merkezi,
Şehir Yayınları, İstanbul s. 16-21
-Bergen,
L. (2019) “Az Gelişmişlik Üstünlüktür” Yazıgen Yayıncılık, İstanbul, s. 249-250
-Bergen,
L. (2016) “Kenti Durduran Şehir” MGV Yayınları, Ankara, s. 374
-Lefebvre,
H. (2015) “Şehir Hakkı” Sel
Yayıncılık, İstanbul
-Bıçakçı,
H. (2018) “Kentsel Devrim Kitap Değerlendirmesi” OMÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi,
Samsun, s.44, s.s: 202
-Tönnies,
F. (2000) “Şehir ve Cemiyet” İz Yayıncılık, İstanbul, s. 203
-Alver,
K. (2012) “Kent imgesi” Kent Sosyolojisi, Hece Yayınları, Ankara s.4
-Sjoberg,
G. (2002) “Sanayi Öncesi Kenti” İmge Yayınevi, Ankara, s. 37-40
-Wirth,
L. (2002) “Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme” İmge Yayınevi, Ankara, s. 77
-Lynch,
K. (2010) “Kent İmgesi” Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 2
-Keleş,
R. (1998) “Kentbilim Terimleri Sözlüğü” İmge Yayınevi, Ankara
-Sunay,
C. (2004) “Mübeccel Kıray’ın Eserlerinde Kent ve Toplumsal Değişme” Bilgi
Sosyal Bilimler Dergisi, s.8 s.s: 48
-Tekeli,
İ. (2011) “Kent, Kentli Hakları, Kentleşme ve Kentsel Dönüşüm” (İstanbul: Tarih
Vakfı Yurt Yayınları).
-Bektaş,
C. (2013) “Türk Evi” Yem Yayın, s. 79
-Açıkgöz,
Ö. (2007) “Şehir, Şehir Toplumu ve Şehir Sosyolojisi” Sosyoloji Konferansları
Dergisi, s.s: 60
-Weber,
M. (2000) “Şehir ve Cemiyet” (Weber, M. & Tönnies,F. & Simmel, G. &
Martindale, D.) İz Yayıncılık, İstanbul, s. 101-103
-Sunar,
L. (2011) “Weber'in Tarihsel Şehir Sosyolojisi: Modern Toplumun Temeli Olarak
Şehir” Sosyoloji Dergisi, 3. Dizi, s.22 , s.s: 424-425
-Sennett,
R. (1996) “Kamusal İnsanın Çöküşü” Ayrıntı Yayınları, İstanbul, s. 62
-İbn
Haldun (2013) “Mukaddime” İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 1. Cilt s.
201
-Cansever,
T. (2010) “Osmanlı Şehri” Timaş Yayınları, İstanbul s.17
-Farabi
(2012) “El- Medinetü’l Fâzıla” Kurtuba Kitap, İstanbul s. 145-171
-Yazır,
H. (1992) “Hak Dini Kuran Dili” Azim Dağıtım, İstanbul, Cuma Suresi 9. Ayet
Tefsiri Cilt 8 s. 53
-Ergin,
O. (1936) “Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişâfı” İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesi İktisat ve İçtimaiyat Enstitiüsü Neşriyatı No: 3 Cumhuriyet Matbaası,
s. 116
-Akşeker,
S. (2015) “Şehir ve Kent Ayrımı” http://semihakseker.blogspot.com/2014/05/sehir-ve-kent-ayrimi.html
24.04.2020
Yorumlar
Yorum Gönder